HİLAL's profileALLAH AŞKINLA YANANLAR...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 12

    EVLİLİK VE EFENDİMİZ’İN EVLİLİKLERİ

     

     

     

     

     
     

     

     

       

    Image
     

    EVLİLİK VE EFENDİMİZ’İN EVLİLİKLERİ



    EVLİLİĞİN HİKMETLERİ

    “O  ki, sizi bir tek canlıdan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın diye eşini yarattı.” (Araf, 189) “O ’ın delillerinden biri de, kendilerine ısınmanız için size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.” (Rum, 21) Abdullâh İbn-i Mesûd radiyallâhu anh anlatıyor: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile bulunduğumuz sırada Resûlullâh şöyle buyurdu: “Kimin evlenmek külfetine gücü yeterse evlensin! Zîrâ tezevvüc, gözü haramdan son derece muhafaza eder. İffeti de o nisbette korur. Nikâh masrafına muktedir olmayan kimse de oruç tutsun: Zîrâ oruç, sâim için ş‏ehveti keser.” Yeni evlenen Cabir bin Abdullah’a  Resulü şöyle buyurur: “Âilene kar‏şi âkil ol, reş‏id, bagli ol! Allâh'dan evlâd taleb ediniz!”

    “Evleniniz, çoğalınız, ben kıyamette sizin çokluğunuzla övüneceğim”

    EVLİLİĞİN HÜKÜMLERİ

    Farz evlilik: Eğer insan, kendini muhafaza edemiyorsa, harama düşme ihtimali varsa, evlenmesi farzdır. Sünnet evlilik: Harama düşme ihtimali olmadığı halde vakti geldiğinden dolayı ve Efendimiz’in sünnetine tabi olmak için evleniyorsa bu, sünnet evliliktir.

    Haram evlilik: Evlendiğinde eşine zulmedecekse, haram yedirecekse, bakımını görümünü yapamayacaksa bu şahsın evlenmesi haramdır.

    EFENDİMİZ’İN ÇOK EVLENMESİNİN HİKMETLERİ

    Peygamberler sultanı Zât-ı Risâlet-penâhın izdivaçlarında, değişik yönler vardır: Zât-ı Ahmediye (sav)’ye taâlluk eden hususlar, umumî olarak izdivaçlarında gözetilmiş olabilecek hedef ve maksatlar; bir kısım zarûretler ve nihayet zevcâtın hususi durumlarının gereğini yerine getirme gibi keyfiyetler... Şimdi sırasıyla bu hususları teker teker tahlil edelim.

    Mevzûu ilk önce, O pâk şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel bilinmelidir ki, O mübeccel Zât, yirmibeş yaşına kadar hiç evlenmedi. O sıcak memleketin hususi durumu da nazar-ı itibara alınacak olursa, bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da, dün ve bugün böylece kabul ve teslim edilmesi, O’nda iffetin esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti bulunduğunu gösterir. Eğer bu hususta, küçük bir inhiraf bulunsaydı, dünkü ve bugünkü düşmanları, bunu cihâna ilân etmekten bir an bile geri kalmayacaklardı. Halbuki eski ve yeni bütün hasımları, O’na hiç olmayacak şeyleri isnad ettikleri halde, bu istikamette birşey söyleme cüretini gösterememişlerdir. Peygamberimiz (sav) ilk izdivaçlarini, yirmibeş yaşlarinda iken yaptilar. Bu izdivaç  (cc) ve Resûlü (sav) katında çok yüce ve müstesnâ; fakat başından iki defa evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmiüç sene devam etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi, kapanan bir perde gibi arkada acı bir hasret bırakarak sona ermişti. Bu defa Efendimiz (sav) yirmibeş yaşına kadar olduğu gibi, yine yapayalnız kalmıştı. Evet, aile, çoluk-çocuk her şeyiyle yirmiüç senelik bu mesûd hayattan sonra, yeniden dört-beş sene bekâr olarak yaşamışlardı ki; yaşları da elli üçe ulaşmış bulunuyordu.

    İşte, bütün izdivaçları da böyle izdivaca alâkanın azaldığı bu yaştan sonra başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette ellibeş yaşından sonra yapılan izdivaçta, beşerîlik ve şehevîlik görmek, ne insafla ne de iz’anla kat’iyyen te’lif edilemez. Burada akla gelen diğer bir mes’ele de, Peygamberlik müessesesiyle çok evlenmenin te’lifi keyfiyetidir. Buna da bir iki cümle ile temas etmek istiyorum.

    1. Evvelâ, bilinmelidir ki, bunu serrişte (2) edenler, ya hiçbir din ve prensip kabul etmeyenlerdir ki, onlarin böyle bir şeyi kinamaya aslâ ve kat’â hakları yoktur; zîrâ onlar, bütün prensiplere karşı râfızîdirler. Hiçbir kânun ve kayda tâbi olmaksızın, pekçok kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâhı tecviz ederler. Yahut bunlar, hristiyan ve yahudi gibi ehl-i kitab olanlardır. Onların hücumu da insafsızca, garazlı ve ara‏t‎ırılmadan teemmül edilmeden yapılmış, hattâ kendi namlarına üzülecek bir keyfiyetdir. Çünkü, İncil ve İncil ehlinin kabul ve teslim ettiği; Tevrat ve Tevrat ehlinin, kendi peygamberleri bilip uydukları, nice Enbiyâ-ı İzâm vardır ki; bunlar daha çok kadınla evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir. Bir Süleyman ve Davud Peygamberleri (Aleyhümaselâm) düşününce, her iki cemaatin de nasıl haksız ve tecâvüz içinde bulundukları açıkça ortaya çıkar. Binâenaleyh, çok kadınla izdivâcı, Peygamberimiz (sav) başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok izdivâç, nübüvvetin ruhuna da zıd değildir. Kaldı ki; daha sonra anlatmağa çalışacağım hususlarda görüleceği gibi “teaddüd-ü zevcât”ın peygamberlik vazifesi nokta-i nazarından, tasavvurlar fevkinde fâideleri vardır. Evet, çok kadınla izdivâç, bilhassa ahkâmla gelen Enbiyâ için bir bakıma zarûrîdir. Zîrâ, dinin, aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek çok yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikâhlısı muttali olabilir. Binâenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir istiâre ve kinâyeye başvurmadan -ki çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı bulandırır ve istinbatı zorlaştırır- herşeyi alabildiğine vuzûh içinde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç vardır. İşte, herşeyden evvel, nübüvvet hânesinde olan bu temiz ve pâkize zevcât, kadınlık âlemine karşı irşâd ve tebliğ vazifesinin sorumluluları ve nakilcileri bulunmaları itibariyle, peygamber için de, peygamberlik için de; kadınlık âlemi için de gerekli, hattâ elzem olur.

    2. Diğer bir husus da, umumî ma’nâda Efendimiz (sav)’in zevceleriyle alâkalı oluyor ki, o da:

    a. Zevceler arasında, yaşlı, orta yaşlı ve gençler bulunması itibariyle, bu devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli ahkâm vaz’ediliyor. Ve bizzat Peygamber (sav) hânesi içinde bulunan bu pâkize zevceler sayesinde tatbik imkânı buluyordu.

    b. Zevcelerin herbirisi, çeşitli oymaklardan olması sebebiyle, evvelâ o kabileler arasında; sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık te’sis buyurduğu bütün cemâatler içinde, köklü bir sevgi ve alâkaya yol açılıyordu. Her kabile ve oymak, O’nu, kendinden biliyor, din hissinin yanında, cibillî bir bağlılıkla O’na karşi derin bir alâka hissediyordu.

    c. Her kabileden aldigi kadin, O’nun hayatında ve irtihalinden sonra, kendi cemâatı arasında çok ciddî dînî hizmete vesîle olabiliyor; uzak-yakın bütün akrabalarına, zâhir ve bâtın-ı Ahmediye (sav) hususunda tercümanlık yapıyordu. Bu sayede O’nun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’ân’ı, tefsîri, hadîsi ondan öğreniyor ve dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.

    ç. Bu izdivaçlar vâsıtasıyla, Nebiyy-i Ekmel, âdetâ bütün Cezîret-ül Arap’la yakınlık te’sis etmiş gibi, her hânenin, teklifsiz misafiri hâline gelmişti. Herkes bu karâbet vasitasiyla o mehâbet âbidesine yaklaşabiliyor ve dînî hükümleri ögrenme firsatini buluyordu. Ayni zamanda bu ayri ayri aşîretlerin herbiri, bir çeşit, kendini O’na yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu. Mahzum Oğulları, Ümmü Seleme (r.anha) vasıtasıyla; Emevîler, Ümmü Habîbe (r.anha) vasıtasıyla; Hâşimîler, Zeynep bint-i Cahş (r.anha) vasıtasıyla kendilerini O’na yakın kabul edip, bahtiyar sayıyorlardı...

    3. Buraya kadar olanlar umumî ma’nâda ve bazı yönleriyle de, diğer peygamberlere şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de, hususî ma’nâda ve teker teker her zevcenin serencâmesi içinde, mes’eleyi ele alalım: Evet, burada dahi göreceğiz ki; mantık, vahiy ile müeyyed O Zât’ı hayat-ı seniyyesi karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; tabir-i diğerle beşer düşüncesi Fetânet-i A’zam (3) önünde rükûa varıp iki büklüm oluyor.

    EFENDİMİZ’İN HANIMLARI:

    I. İlk zevceleri - seyyidetinâ - Hz. Hatîce (r.anha)’dir . Kendinden onbeş yaş daha büyük olan bu nâdîde kadinla izdivaçlari, her evlilik için en büyük örnek mâhiyetindedir. O, bütün bir hayat boyu, derin bir vefâ ve sadakatla eşlerine bagli kaldiklari gibi, zevcelerinin vefatindan sonra dahi O’nu hiçbir zaman unutmamış, hatta her vesîle ve fırsatta O’ndan bahisler açmıştır. Hz. Hatîce’den sonra Peygamberimiz (sav) dört-beş sene evlenmediler. Başlarinda birçok yetim bulunmasina ragmen, onlarin meûnetine katlanıp, bir bakıma hem annelik, hem de babalık vazifesini yürüttüler. Muhâl-farz, evvel ve âhir kadınlara karşı küçük bir za’fı olsaydı, böyle mi hareket ederlerdi..?

    II. Sıra

    itibariyle olmasa bile ikinci zevceleri, Âişe-i Sıddîka’dır. En yakın arkadaşının kızı. Acı-tatlı bütün bir hayatı beraber yaşayan bu büyük insana karşı, Nebî’nin en mu’tenâ ikramı... Umum neseblerin sona erdiği günde, sona ermeyen karâbetiyle O’nun yanında bulunma şerefi ancak bu sayede olacaktır. Evet, Âişe-i Sıddîka ile Hz. Ebu Bekir, maddî-mânevî hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde kurb-u Nebevîye mazhar olmuşlardı. Ayrıca, Hz. Âişe (r.anha) gibi çok zekî bir nâdire-i fıtrat, da’vâyı nübüvvete tam vâris olabilecek yaradılışta idi. İzdivaçtan sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle kat’iyyen sübut bulmuştur ki; o muallâ varlik, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira o, yerinde en büyük hadîsci, en mükemmel tefsirci ve en nâdîde fikihci olarak kendini gösteriyor, zâhir ve bâtin-i Muhammed (sav)’i emsâlsiz kavrayışıyla, bihakkın temsil ediyordu. Bunun içindir ki; Efendimiz (sav)’e rüyasında, onunla izdivaç yapacağı iş’âr ediliyor ve henüz gözlerine başka hayâl girmeden peygamber hânesine kadem basiyordu... Yine Aiş‏e radiya'llâhu anhâ'dan rivâyete göre Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem Hazret-i Aişe'ye şöyle demiş‏tir: - Ey Aişe sen üç gece rüyamda bana gösterildin.Öyle san‎‎i‎yorum ki ben, bir ipekli kumaş parçasi‎nda senin sûretini gördüm de (Cibrîl taraf‎ndan): Bu resmin sâhibi senin müstakbel zevcendir! denilmiş‏ti. - Şimdi ben suretinden anli‎yorum ki, o sûret sendin - Cibrîl'in o sözü üzerine ben: Eğer b‏u rü'yâm  tarafı‎ndan gösterilmiş ise Allâh'ı‎n takdîri infâz buyurulurum. Bu sayede o, Hz. Ebu Bekir (r.a.) için vesîle-i şeref olacak ve kadınlık âlemi içinde, bütün isti’dad ve kâbiliyetlerini inkişaf ettirerek, Efendimiz (sav)’in en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle, büyük mürşide ve mübellige olmaya hazirlanacakti. Işte böylece, o da hem bir zevce, hem de bir talebe olarak saadet hânesine intisab etmiş bulunuyordu. Hazreti Ai‏şe’nin evlenirken dokuz yaşinda olmasini yadirgayanlar var. O sicak diyarlarda ergenlik çagina erken erilir. Bu yaşlarda evlenmek gayet tabiidir. Kaldi ki, Anadolu’da bile 14 yaşinda evlenme hadisesi çoktur veya yakin zamana kadar çoktu. Yaygin bir şeydi ki, türkülerde bile yerini almiştir bu mesele. 13-14 yaşinda…vs. O devirde, 9-10 yaşlarinda kiz çocukalrinin evlenmesi örfen de sakincali degildi. Bu meseleyi dillerine dolayanlar o zamanin ve sicak memleketlerin şartlarini ya hesap etmiyorlar, ya da meseleyi anlamak istemiyorlar, kasitli olarak çarpitiyorlar.

    III. Yine izdivaç sirasina göre olmamakla beraber üçüncü zevceleri Ümmü Seleme (r.anha)’dir. Mahzum Oymağı’ndan ve ilk müslümanlardan olan Ümmü Seleme, Mekke’de tazyik görmüş; ilk olarak Habeşistan’a, ikinci defa da Medine’ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre ilk saftakiler arasinda yer almişti.

    Kendisiyle beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de kocasi vardi. Ve, Ümmü Seleme’nin nazarında eşi-menendi olmayan bir insandı. Bütün çile devrini beraber yaşadığı, bu eşsiz hayat arkadaşı Ebu Seleme’yi Medine’de kaybedince çocuklarıyla başbaşa kaldı. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Ebu Bekir ve Ömer (r.anhüma) uzatırlar; fakat o bu talepleri reddetti; zîrâ onun gözünde Ebu Seleme’nin yerini dolduracak insan yoktu. Nihayet, izdivaç teklifiyle  Resûlü (sav) ona el uzattı. Bu izdivaç da gayet tabiiydi, zira İslâm ve îman uğrunda hiçbir fedâkârlıktan dûr olmayan bu muallâ kadın, Arabın en soylu oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el uzatılmalıydı...

    Ve, işte

    kâinat’ın Fahrı, onu nikâhı altına alırken bu inâyet elini uzatmıştı. Evet, gençliğinden beri yaptığı; kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve vazîfesini, o günkü şartların iktizasına göre bu şekilde yerine getiriyordu. Ümmü Seleme de Hz. Âişe gibi dirâyet ve fetâneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma istidâdındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu, himâyeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu. Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Fahr-i Kâinat Efendimiz (sav)’in, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle îzah edemeyiz. Hele şehevîlik ve kadınlara düşkünlükle aslâ ve kat’â!...

    IV. Bir diğer zevceleri de Remle bint-i Ebi Süfyan’dır (Ümmü Habîbe). Peygamber (sav) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin kızı... Bu da ilk müslüman olanlardan ve birinci safda yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan’a hicreti, orada kocasının önce tenassur etmesini, sonra da vefâtını görmüş muzdarip bir kadın... O gün Sahâbe, sayı itibariyle az; mal yönünden fakirdi. Herhangi birine bakacak, medar-ı maîşetini temin edecek durumları yoktu. Buna göre, Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya tenassur edip, hristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar, en soylu, aile itibariyle en zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Birtek şey kalıyordu; o da Efendimiz (sav)’in müdâhalesi ve muâlecesi... İşte, Ümmü Habîbe ile izdivaçta da bu yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa katlanmış bu kadın, yurdundan yuvasından uzak; zenciler arasında; kocasının irtidat ve vefâtı kendisini dilgîr ettiği günlerde; Necâşi’nin huzuruna çağırılıp, Peygamberimiz (sav)’le nikâhının kıyılması gibi en tabiî birşey yapılıyordu. Bunu değil kınamak “Rahmeten li’l-âlemîn” olmanın gerektirdiği bir hususun îfâsı sayarak alkışlamak lâzımdır.

    Kaldı ki; bu büyük kadının da, emsâli gibi kadın-erkek müslümanların irfan hayatına getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce hem de bir talebe olarak, o saadethâneye intisab ediyordu. Aynı zamanda bu evlilik sayesinde, Ebu Süfyan ailesi de, Hâne-i Nübüvvete teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış kazanarak yumuşamış oluyordu.. hem değil sadece Ebu Süfyan ailesi, belki bütün Emevîlerde te’sir icrâ edebilecek bir hâdise olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve bağnaz olan bu aile, Ümmü Habîbe’nin nikâhı sayesinde oldukça yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye hazır hâle geldi.

    V. Saâdet-hânesine girenlerden biri de Zeyneb bint-i Cahş (r.anha)’dır. Alabildiğine asîl ve o kadar da ince, iç derinliğine sâhip Hz. Zeyneb, Sultân-ı Enbiyânın yakın akrabası ve yanıbaşında büyüyen, gelişen bir kadındı. Efendimiz (sav) Zeyd (r.a.) için onu talep ettiği zaman, ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada Efendimiz (sav)’e verme temâyülünü göstermişlerdi. Sonunda Peygamberimiz (sav)’in ısrarıyla Zeyd b. Hârise’ye vermeye râzı olmuşlardı. Zeyd, bir zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasına girmiş ve sonra Kâinatın Efendisi (sav) tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir âzâtlı idi. Peygamber Efendimiz (sav) bu izdivaçtaki ısrârıyla, insanlar arasındaki müsâvâtı te’sis, tahkîm ve tersîn etmek istiyor ve bu çetin işe de, yine yakinlariyla başliyordu. Ne var ki, Zeyneb gibi çok yüce fitratli bir kadin, emre imtisâlden ibâret olan bir evliligi, uzun sürdüremeyecek gibiydi. Bu evlilik, Zeyd için de bir şey getirmemiş ve sadece bir izdirab ve hasret olmuştu. Nihayet boşama hâdisesi oldu; fakat Efendimiz (sav) Zeyd’i vazgeçirmeye ve evliliğin devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnâda, Cibrîl (as) geldi ve semâvî fermanla, Zeyneb’in Efendimiz (sav)’le izdivaç etmesi emrini getirdi. Efendimiz (sav)’in ma’ruz kaldığı imtihan oldukça ağırdı, zira, o güne kadar, kimsenin cesaret edemediği birşey yapılıyor ve yerleşmiş, kök salmış âdetlere karşı, ilân-ı harp ediliyordu. Bu çok çeşit bir mücâdeleydi. Ancak  (cc) emrettiği için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz (sav), derin bir kulluk şuûruyla, nezîh şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı. Hz. Âişe (r.anha)’nin dediği gibi, muhâl-farz, Peygamberimiz (sav)’in, Vahy-i Münzel’den bir şeyi ketmetmesi câiz olsaydi Zeyneb’le izdivâcını emreden âyetleri ketmederdi. Evet, Zât-ı Risâlet Penâhi’ye o kadar ağır gelmişti...

    İlâhi hikmet ise, bu temiz ve yüce varlığı, peygamber hânesine sokmak, ilim ve irfan yönüyle hazırlamak, irşad ve tebliğle vazifeli kılmak istiyordu. Nihayet, öyle de oldu. Ve daha sonraki nezîh hayatı boyunca, peygamber zevceliğinin iktizâ ettiği inceliklere riâyet etti.

    Ayrıca, câhiliye devrinde, evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri de aynen evlâdın eşi gibi kabul ediliyordu. Câhiliyeye ait bu âdet, kaldırılmak murad buyurulunca, yine tatbikata Efendimiz(sav)’le başlanildi. Herhangi bir kimseye “evlâdım” demekle evlâdınız olamayacağı gibi, “evlâdım” dediğinizin zevcesi de gelininiz olamaz. Zeyneb’le izdivaç hususunda söylenecek daha çok şey olmakla beraber, sual-cevap mevzuunun istiâb haddini aşacagi için, şimdilik tek başina tahlil edilecegi âna havale ediyor ve kisa kesiyorum.

    VI. Saâdet hânesiyle şerefyâb olanlardan biri de, Cüveyriye bintü’l-Hâris’dir. Gayr-i müslim olan kabîlesine karşi harb edilmiş ve kadin erkek esârete dûçar olmuşlardi. Hissiyati alt-üst olmuş, gururu kirilmiş bu saray mensubu kadin, huzûr-u risâlete getirildiğinde, kin ve nefretle doluydu. İşte o zaman Fetânet-i A’zam, yağdan kıl çekme kolaylığı içinde mes’eleyi bir hamlede halletti. Hz. Cüveyriye (r.anha) ile nikâh akdedince Cüveyriye, mü’minlerin anası mevkiine yükseldi ve sahâbenin bakışında bir ihtirâm âbidesi hâline geldi. Hele Ashâb-ı Resûlullah’ın “Peygamberin akrabaları esir edilmez” deyip, ellerindeki esirleri bırakınca, hem Cüveyriye (r.anha) hem de aşîretin gönlü fethediliverdi. Görülüyor ki, Peygamberimiz (sav) altmış yaşları dolaylarında yaptıkları bu izdivaçta dahi pek çok mes’eleyi bir çırpıda hâllediyor; kızıl kıyamet hâdiselerin içinde, sulh ve sükûn meltemleri estiriyordu.

    VII. Talihliler arasına karışanlardan birisi de, Safiyye bint-i Huyey (r.anha)’dir. Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur, Hayber Vak’ası’nda, babası, kardeşi ve kocası öldürülmüş, kavim kabilesi de esir edilmişti. Safiyye (r.anha) büyük bir öfke ve intikâm hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip, mü’minlerin hürmet duyacağı, Efendimiz (sav)’e zevce olma muallâ mevkîine yükselince, ashabın“anam-anam” ta’zimleri ve Efendimiz (sav)’in eritici ve tüketici yüceliği karşısında, Safiyye de olup biten herşeyi unuttu ve Peygamberimiz (sav)’e zevce olmakla iftihar etmeye başladi.

    Ayrica, Hz. Safiyye (r.anha) vasitasiyla pek çok yahudinin, Efendimiz (sav)’i yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan ve bir fiilinde binler hikmet bulunan Hazreti  (cc), bütün izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek çok hayır ve bereket yaratmıştı. Bundan başka, düşmanlarının iç âlemine muttalî olma bakımından, ümmetine bir ders vermiş olabileceğini zikretmek de muvafık olur zannederim. Hele hele yahudilere karşı...

    Hazreti Safiyye (r.anha) ve emsâli ayrı milletlerden olan kadınların, o milletlerin iç durumlarına nüfûz bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların hâin olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın. VIII. Bu bahtiyarlardan biri de Sevde’dir. İlk safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan’a hicret edenlerden ve Ümmü Habibe’nin kaderine benzer şekilde, kocasinin vefatiyla ortada kalanlardan.

    Efendimiz (sav), bu kalbi kirigin da, yarasini sardi; onu perişan olmaktan kurtardi ve ona enîs oldu. Zaten sadece Efendimiz (sav)’in nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbirşey de yoktu.

    İşte bütün evliliklerinde bu türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber Efendimiz (sav) hiç mi hiç nefsânî duygular‎yla bu iş‏in içine girmemiştir. Ya Râşid Halîfeler’in ilk ikisine karşi oldugu gibi, vezirleriyle bir yakinlik te’sisi ve zevcesi olacak kadındaki istidat ve kabiliyet veya teker teker, diğerlerinde gördüğümüz gibi, başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş‏ ve büyük yük ve sıkıntıların altına girmi‏ştir.

    Bunlardan baş‏ka, bu kadar kadının, mesken, nafaka, elbise gibi ihtiyaçlarını‎, en âdil ‏şekilde temin etmesi ve onlara karşı‏‎ muâmelesinde kılı kırk yararcas‎na, adâlet ve hakkâniyete riâyette bulunması‎; araları‎nda meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları‎ peşinen önlemesi, vârid olan geçimsizlikleri yağdan kıl çekme rahatlığı‎ içinde hâlletmesi, Bernard Shaw’‎n ifadesiyle “En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde hâlleden” O müstesnâ Zât’ı‎n peygamberliğine delâlet eder... Bir kadın ve bir-iki çocuğun dahi, idaresinin ne kadar mü‏şküll olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel ba‏şka yuvalar kurmuş‏; ba‏şka âile yapı‎larına ‏şahid olmuş, girdiği yuvalarda farkl‎ mîzaclar kazanmış ‎‏ pek çok kadını‎, bir şiir âhengi ve ritmi içinde idare eden, o muallâ ve mübeccel Varlık (sav) karşısında iki büklüm oluyoruz.

    Bir husus kaldı ki o da, zevcelerin adedinin, ümmetine meşru kılınan adedin üstünde olma keyfiyetidir. Bu bir hususî uygulamadır.. Evet, bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve hikmetleri hâvi bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin verilmiş‏; belli bir müddet sonra ise sınır konmuş‏ ve evlenmesi yasak edilmiştir.

    (*) Asrın getirdiği tereddütlerden alınmıştır. 1, 84/97)

    (1) Magâzi ve Siyer: Peygamberimiz (sav)’in savaşlarini ve hayatini anlatan kitaplar.

    (2) Fetanet-i Azam: Peygamber mantigi, akli aşan akil.

    (3) Serrişte: Dile dolama, alaya alma.

    Kisaca ifade edecek olursak, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in çok evliliğini; 1- Dini anlatma, 2- Yakınlık kurma ve böylece yine bazı kabile ve milletlerin hidayetlerine vesile olma,(Ümmü Habibe vasıtasıyla Emevilerle, Ümmü Seleme vasıtasıyla Mahzum Oymağı ile, Hazreti Safiyye vasıtasıyla Hayber yahudileriyle, Cüveyriye vasıtasıyla Beni Müstalik ile yakınlık sağlanmıştır.) 3- Dul ve sahipsiz kalan kadınlara şefkatinin gereği sahip çıkma ve onlara bir şeref kazandırma (Dul kalan Sevde Validemizle olan evliliği gibi) 4- Bazı dostlarının kalbini kırmama, mesela Hazreti Ömer’in kızı Hafsa’yla evliliği bu şekilde cereyan etti. 4- Hazreti Aişe gibi kendisine eş olabilecek kabiliyette olan kadınların kabiliyetlerini görmesi ve sırf tebliğde kullanabilme düşüncesiyle nikahlaması (ki, Hazreti Aişe ve Ümmü Seleme Validelerimiz’in dine ne kadar hizmet ettikleri açıktır.) şeklinde temellendirebiliriz.

    Dört Evlilik Konusunda Yanl‎‎‏ış Anlayışlar: Bugün İslam deyince bazı çevrelerde maalesef hemen akla dört evlilik geliyor. Sanki İslam sadece evlilikten ibaret bir dinmiş gibi. Tabi öncelikle bu mesele, İslam’ı hazmedemeyenlerin ortaya attığı bir şeydir. Evliliğin yanında, el kesme, taşlama, cihad gibi konular da ileri sürülen İslam imajları oluyor. Diğerlerini başka zamana bırakarak şimdilik sadece dört evlilik meselesine temas etmek istiyoruz. Bir defa

    dört evlilik, ne farzdır, ne vaciptir, ne sünnettir, ne de örf açısından bugün hoş görülen bir şeydir. Hayır bunların hiçbiri değildir. Dört evlilik meselesi, mecbur kalanlar ve imkanı olanlar için sadece ve sadece bir ruhsattır. Bir insan dört evliliğe nasıl mecbur kalır ve nasıl imkan bulur? Bir kadınla iktifa edemez, harama düşme ihtimali vardır. Harama düşmektense bir kadınla daha evlenir. İkinci eşine bakacak geliri de vardır. Hiç birini mahrum etmeyecektir. Asli ihtiyaç olan ev, yeme içme gibi şeyleri temin edecektir. Bu imkanlara sahipse ikinci evliliğini yapabilir. Yine aynı tehlike söz konusu olursa, bir evlilik daha yapar. Bu konuda Cenabı Hakk dörde kadar izin vermiştir. Fakat  bu ruhsatı verirken, şu önemli hakikati hatırlatır: “Gerçi, ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlayamazsınız.!”. Evet ruhsat var ama, adalet nasıl sağlanacak? Bakım görüm işlerini, kendilerine vakit ayırmayı çok iyi ayarlaması lazımdır. Birini daha fazla sevme, birini az sevme meselesi insanın elinde olan bir şey değildir ve mesul de değildir. Ancak acaba bu fıtri olan fazla sevmelerde-sevmemelerde dengeyi koruyamazsa nasıl bir manzara ortaya çıkar. Bugünün dünyasında bu dengeye hassasiyetle dikkat edilir mi.? İnsafla düşünmeli.  insanın fıtratını biliyor ve ona göre konuşuyor. Adaleti sağlayamazsınız diyor. Evet bu bir hakikattır. Kaldı ki bugün, bir erkeğin bir eşini memnun etmesi bile çoğu zaman zor olmaktadır. Hele hele Amerika gibi bir toplumda, erkek biraz eve geç gelse, hanımı şüpheye düşmektedir. İnsan çok çok mazbut olmalı, dine çok bağlı yaşamalı ki, eşler

    kocasından şüphe etmesin. Ancak, Sahabe Asrında yaşamıyoruz. Şu zamanda zihinler, motivasyonlar çok dağınık, değerler alt-üst olmuş, her şey birbirine karışmış ve anne-babadan öğrenme bir dinimiz var. Bu halimizle biz örnek bir dünya kurmaya çalışıyoruz. Örnek bir dünya da örnek insanlarla kurulur. Ve bizler bugün şahsî, ailevî, ictimaî ve ticarî hayatımızla böyle bir dünyayı kurma çabasındayız. Eşlerin birbirlerinden gayet emin olduğu, mutlu ailelerin kurulduğu, örnek bir neslin yetiştiği örnek bir dünyayı.. Burada önemli bir mesele daha var ki, bütün şartlar müsait olsa bile, bu mesele hepsine mani olmaktadır. O da şudur: İslam’a karşi dört evlilik noktasinda bir sürü saldiri yapilirken, hele örf ve adetlerde dört evlilige neredeyse zina gibi bakilirken ve hatta Islam toplumunda bile bu mesele yadirganirken, Islam’ı temsil etme konumunda olan insanların kesinlikle bu işe teşebbüs etmemeleri gerekir. Yoksa dine karşı bir ihanet sözkonusu olur. Bugün, bu ve benzeri meselelerden dolayı tenkid edilen müslümanların bu işe teşebbüsleri, o tenkid edenlere hazır malzeme sunma manasına gelir. Bir de birinci

    hanımının haberi yokken ikinci bir evlilik caiz mi şeklinde bir soru var. Bu kesinlikle caiz değildir. Dinen, vicdanen, mantıken ve örfen böyle bir şeye cevaz vermek mümkün olamaz. Hele Amerika gibi gayet serbest bir toplumda, böyle bir şeye mümkün nazarıyla bakmak, vahim neticeleri doğurabilir. Bizler farklı insanlarız. ’ın lütfuyla önemli bir hizmetin içinde

    bulunuyoruz. Dini adına herhangi bir gayesi olmayan insanlardan bir farkımız olmalı. Onlar çakırkeyf yaşayabilir. Hiç evlenmeyip bağışlayın flört yapabilir, metreslerle hayatını devam ettirebilirler. Ama bizler bunu yapamayız. Yapamamakla beraber, bunların yakınından bile geçemeyiz. Herkes bize bakarak hayatını düzene koymalı. Evlilik nasıl olur, cennet köşesi bir aile nasıl kurulur, aile nasıl mutlu olur. Bütün bunlarda ölçü biz olmalıyız. Çünkü, yeryüzünde şu an bu tabloyu aksettirecek örnek bir toplum görtermek mümkün değil. Belki Japonlar, aile konusunda mazbut olsalar da bizim kadar hassas olamazlar. Çünkü dayandıkları sağlam bir din yok. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gibi önlerinde bir rehber yok. Sünnet gibi bir ölçüleri yok. Sünnet bizim için en önemli pratik kaynaktır. O Örnek İnsan’a bakar, hayatımızı ona göre şekillendiririz. Bu da en güzel ahlakı ortaya koymak demektir.

    Hasılı; bizler birer müslüman olarak, dinimizi yaşamak kadar dinimize söz getirmemekle de mükellefiz. İslam’a en ufak bir yan bakışa sebep olmamız, bizi ciddi mesuliyet altında bırakır. Önemli bir nokta da, her şey temelde imana bakar. İman noktasında evliliğe nazar eden biri, onu cennet köşelerinden birini tesis etme şeklinde görür. Onu yıkmanın da ne demek olduğunu elbette idrak eder. Evlendiği eşinin, kendisine ebedî eş olacağının şuuruna erer. Ona sahip çıkar,kesinlikle ihanet etmez. Ona geçici zevkler için değil, ebedi hayatını kurtulmasi için bir vesile olarak bakar. Güzel yönlerini kendine örnek alır. Mahsurlu olan yönlerini tadile çalışır.


    Ne mutlu, birbirlerinin güzel taraflarını örnek alan, güzel olmayan taraflarını da yumuşaklıkla ıslah eden eşlere!  
     

     

     

     
     
     

     



       


       






       







       

       


     

     

     

     

     

    September 09

    CENNETLİK İNSAN VASIFLARI


     

     

     

     
     

      

     

     
     
     

    Allah'ın cennetini vaat ettiği ve müjdelediği müminlerin belli başlı vasıfları ayetlerde şöyle belirtilmiştir:
    -İman edip, salih amellerde bulunurlar. (Bakara Suresi, 25)

    -Allah'tan korkup sakınırlar. (Al-i İmran Suresi, 15)
    -Bollukta da darlıkta da infak ederler. (Al-i İmran Suresi, 134)
    -Öfkelerini yenerler. (Al-i İmran Suresi, 134)
    heart004.gif
    -İnsanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçerler (Al-i İmran Suresi, 134)
    -Çirkin bir hayasızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp, hemen günahlarından dolayı bağışlanma isterler. (Al-i İmran Suresi, 135)

    -Yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmezler. (Al-i İmran Suresi, 135)
    -Allah'a ve elçisine itaat ederler (Nisa Suresi, 13)
    -Namazı kılarlar, zekatı verirler, elçilere inanır, onları savunup desteklerler. (Maide Suresi, 12)
    -Doğru sözlüdürler. (Maide Suresi, 119)
    -Hicret ederler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd ederler. (Tevbe Suresi, 20)
    heart004.gif
    -Güzel davranışlarda bulunurlar. (Yunus Suresi, 26)
    -Rabbimize kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlanırlar. (Hud Suresi, 23)
    -Tevbe ederler. (Meryem Suresi, 60)
    -Emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. (Müminun Suresi, 8)
    -Namazlarını (titizlikle) korurlar. (Müminun Suresi, 9)
    -Hayırlarda yarışırlar. (Fatır Suresi, 32)
    -Muhlistirler. (Saffat Suresi, 40)
    -Allah'ın ayetlerine iman ederler. (Zuhruf Suresi, 69)
    -Bizim Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tuttururlar. (Ahkaf Suresi, 13)
    heart004.gif
    -Takva sahipleridir. (Muhammed Suresi, 15)
    -Gönülden Allah'a yönelip, dönerler. (Kaf Suresi, 32)
    -Görmedikleri halde Rahman'a karşı içleri titreyerek korku duyarlar ve içten Allah'a yönelmiş bir kalp ile gelirler. (Kaf Suresi, 33)
    -İhsanda bulunurlar. (Zariyat Suresi, 16)
    -Seher vakitlerinde istiğfar ederler. (Zariyat Suresi, 18)
    -Yarışıp öne geçerler. (Vakıa Suresi, 10)
    -Adaklarını yerine getirirler ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. (İnsan Suresi, 7)
    -Ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. (İnsan Suresi, 8)


     






     

     

     


    January 31

    HZ. MUHAMMED(S.A.V) ŞİİRLER VE SALAVAT ESMA HÜSNA


     

     

     

     
     

     

     

       


     


     

     

     

     


    Photobucket
     
    EFENDİM...

    Sen Ahmedî, Mahmudû, Muhammed namlı Nebî!
    Sen âlemi yaratan Yüce Hakk’ın Habîbi...
    Sen cesede cân olan sen kalplerin tabîbi...
    Mahkeme-i Kübrâ’da himmet eyle EFENDİM!

    Sen atının altında hilalin nal olduğu
    Sen yılların küfrünün önünde lâl olduğu
    Sen Hakk’ın mesajının onda irsal olduğu
    Mâdele-i Ulyâ’da himmet eyle EFENDİM!

    Sen Kitab-ı Mübîn’in mübelliğ tercümanı
    Sen; onunla bildiğim Kur’an’ı ne îmanı
    Sen; aşıkları aşkı, gönüllerin sultanı
    Nefsî!denilen yerde, himmet eyle EFENDİM!

    Sen; şems-i kevn-i mekân,mazharı levlâke kul
    Sen; Hakk’dan mesaj alıp bize getiren Rasûl
    Sen; bizlere öğreten, âdab, erkân ve usûl!
    Hel mim mezîd! denirken himmet eyle EFENDİM!

    Sen; bizlere acıyıp; Miraçtan dönen yere
    Sen; gönüllere neşe, sürmesin gözlere,
    Sen; Pişdâr-ı pürşüvâ; vasıl eden makbere!
    El firak!denen yerde; himmet eyle EFENDİM!

    Sen; Kur’an’la Sünneti, miras kılan bizlere...
    Sen; şefaat-i uzmâsı derman olan dizlere...
    Sen; gönüllere şifa, sürmesin Sen gözlere
    Bu günahkâr mücrime himmet eyle EFENDİM!
     
    Efendim


    Hasret Sana bu gözler, gönlüm yolunu gözler,
    Huzûra ersem bir kez, bahara döner güzler...


    Erse pâyine başım, hep çağlasa gözyaşım,
    "Sen Sen" deyip ağlasam, kalkar bütün pürüzler...


    Köyünün pembe rengi, bulunmaz asla dengi;
    Temizlenip giderler, günâhla gelen yüzler.


    Gelenler erer nûra, her biri bir sürûra,
    Rahmet yağar heryana, kalır mahrûm gözsüzler...


    Toprağından tozundan, o mübârek izinden
    Zulmetli dünyâlara akar gelir gündüzler...


    Ölgün ne desem Sana, medhin düşmezdi bana;
    Birşey diyeyim dedim, vefâ etmedi sözler.


    O derin şefkatinden, çok engin himmetinden,
    Dönüp bir teveccüh kıl; rûhum lütfunu özler!



       

    Var biraz da sen oya/an.

    Bütün mülkün asıl sahibi yüce Allah’tır. Can ve mal insana emanettir. ikisi de şükür ister. Değişik imtihanlarla herkesin nimete şükür seviyesi ölçülür. Nimete şükür üç şekilde olur:

           1. Nimetin asıl sahibini bilmek ve nimete sevinmek. Bu, yüce Allah’a imanı ve muhabbeti gerektirir.

           2. Verdiği nimet ile sahibine isyan etmemek. Bu, haramları terk etmeyi ve bütün varlığı ile yüce Allah’a ibadet yapmayı gerektirir.

           3. Nimeti diğer insanlarla paylaşıp onların da şükrü- ne vesile olmak. Bu da, can ve mal ile cömertlik yapmayı gerektirir. Bunun adı cömertlik ve hizmettir.

    Yüce Allah bizlere sayısız nimetler vermiştir, fakat rahmetiyle acıyıp bizden gücümüz kadar şükür istemiştir. Eğer nimetlere tam hakkıyla şükür isteseydi, bütün kulların işi zordu.

    Allah Teala buyurur ki:

    “Eğer Allah size verdiği malları (tamamen) isteseydi ve sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz ve bu da sizin içinizdeki kini ortaya çıkarırdı.

    Sizler (size verilen malın bir kısmından) Allah yolun da harcamaya çağrılıyorsunuz. Buna rağmen içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, kendi zararına cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer (O’nun emirlerinden) yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir; onlar sizin gibi olmazlar. “

    Resülullah(s.a.v) buyurur ki:

    “İman ile cimrilik bir kulun kalbinde asla bir arada bulunmaz (mümin cimri olmaz).”   

     
     
    SEN YOKTUN SULTANIM
     
     Sen yoktun...
    Hz Âdem' deydi nurun
    Önce cenneti,
    Sonra yeryüzünü şereflendirdin.
    Âdem nuruna affedildi
    Arafat bu affa şâhitti

    Sen yoktun
    Nuh' un gemisindeydi Nurun...
    Dalgalar yeryüzünü boğarken
    Taprağın bağrındaki su
    Gökyüzüyle buluşurken
    Ve bu bir ilahi azap derken,
    Allah nurunu taşıdı binbir sebeple
    Tûfan, nurunu selamladı edeple...

    Sen yoktun...
    Hz.İsmail' in alnındaydı Nurun
    İbrahimî bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden
    "Rabbimiz" dedi,
    "Onlara kendi içlerinden
    Senin ayetlerini okuyacak
    Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
    Onları temizleyecek bir elçi gönder,
    Amin dedi on sekiz bin âlem
    Nurunla aydınlanan minicik ellerini semaya kaldırarak
    Amin dedi İsmail.
    Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı
    Medine' den adı Uhud olan bir amin yankılandı sevr dağında.

    Sen yoktun...
    Hz.İsa "Ahmed" diye muştuladı seni
    Alemlerin efendisi diye sana seslendi.
    Artık ben sizinle çok söyleşmem, dedi havarilerine..
    Çünkü bu âlemin reisi geliyor...
    Bekleyin Ahmed geliyor.
    Kainata rahmet geliyor.
    Havarilerin yüzünü okşayan,
    Ölüleri dirilten bir nefes oldun
    Ama sen yoktun...

    Sen yoktun Sultânım,
    Hz. Abdullah' ın alnındaydı Nurun
    Başı eğik gezerdi mazlum
    Huteyle göklerden seni sorardı
    Varaka seni arardı semada
    Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.
    Ağlayarak süslediler ölüme...
    Ağlayarak hadi dayına gidiyorsun dediler.
    Sen yokken,
    Canlı canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek.
    Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi.
    Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi...
    En son çocuk atılırken çukura
    Annesinin suretinde bir melek tuttu onu
    Ve tebessüm ederek hira nur dağını gösterdi.
    Melekler süslüyordu hirâyı.
    Efendisine hazırlanıyordu cebel-i nur,
    Efendisine hazırlanıyordu mekke.
    Âlem Efendisine hazırlanıyordu
    Kainatın gözü Hz. Aminedeydi.
    Toprak yalvarıyordu rabbine,
    Allahım gönder artık diyordu.

    Gel diye ağlıyordu mazlumlar, gözleri semada

    Ve bir gelişin vardı ya rasulallah,
    Bir inişin vardı yer yüzüne...
    Önünde cebrail!
    Ardında yalın kılıç melekler!
    Bir inişin vardı yer yüzüne...
    Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de
    Öksüzler annelerine sarıldı doya doya.

    Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini.
    Herşey sus pus olmuştu.
    Hadi diyordu yıldızlar, Hadi diyordu ay!
    Kainat bir isim duymak istiyordu.
    Ve bir ses yükseldi Âmine' nin evinden;
    Muhammed!
    Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini.
    Muhammed!
    Melekler öptü o nurdan ellerini.
    Muhammed!
    Seni yaratan Allah' a kurbânız ey dürri yekta!
    Sana o adı veren rahmana kurbanız

    Artık sen vardın
    Susuz topraklara rahmet indi seninle
    Annenden sonra anne halime sevindi seninle
    Yağmura mı ihtiyaç var?
    Kaldır şehadet parmağını,
    Yağmurları salsın Allah.
    Sonra tut ağacın yaprağını,
    Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
    Yeterki sen iste,
    Sen iste yarasulallah
    Deki ben kimim?
    Dağlar, taşlar dile gelsin,
    Dilsiz çocuklar ellerinden tutup,
    Ente Rasulullah desin.

    Sen vardın
    Bedir kârdı,
    Uhut dardı
    Hendek yârdı.
    Yiğitlerin vardı.
    Ölmek için yarışan yiğitler...

    Hele bir enesin vardı senin.
    Enes bin malik...
    Uhut' ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına,
    Niye burada oturuyorsunuz diye sormuştu.
    Onlar da
    "Allah' ın Rasulü öldürülmüş" deyince,
    Enes kükremiş:
    " Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?
    Kalkın ve O'nun gibi ölün"! Demişti.
    Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.
    Hem de ne şehit ey nebi!
    Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi.
    Kızkardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu...

    Musab Bin Umeyr' in vardı senin.
    Uhut 'ta sancağını taşıyan.
    Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki
    Allah o gün melekleri Musab' ın suretinde indirdi.

    Ebu hureyren vardı...
    Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı.
    Sen anlardın,
    Ya Ebâhir gel! Derdin.

    Ve sen gittin...
    Bir gidişle gittin
    Ardında hüznün kaldı.
    Hasretin kaldı göklerde.
    Bilal ezan okuyamaz oldu
    Ne zaman teşebbüs etse
    Muhammed rasulullah demeye
    Dizleri üstüne çöker, kendinden geçerdi.

    Sonra günler ay,
    Aylar yıl oldu.
    Ve asırlar oldu
    Sensizliğe açtık gözlerimizi.
    Ama sen bırakmazsın bizi.
    Sen varsın ey şehitlerin sultanı
    Sen varsın!
    Bir şehit bile ölmezken
    Sana nasıl yok deriz.
    Ebutalip şama giderken devesinin önüne geçip
    Beni burda kime bırakıp gidiyorsun demiştin.
    Ne anam var ne babam...
    Ebutalip bırakmamıştı bu yüzden.

    Sensizliğin ızdırabıyla inleyen ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasûlallah!
    Bırakma bizi ki; Allah;
    Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz buyuruyor.
    Bırakma bizi!
    Hayatı seninle öğretti Rahman.
    Kulluğu seninle tanıdık.
    Duayı senden öğrendik sevgili!
    Hz Ömer umre için senden izin isteyince,
    'Kardeşcik' dedin ona,
    Kardeşcik, duanda bana da yer ayırır mısın?
    Bizler Ömer değiliz ama
    Bütün dualarımız senin için

    Ey Rabbimiz!
    Rasulünü anışımızdan haberdar et!
    O'na binler salat, binler selam!
    Habibine Makam-ı Mahmut'u ver
    O'na vesileyi lutfet.
    O'nu refik-i Âlâya yükselt
    Bizi de affet
    O'nun hatrına affet ,Zatının hatrına Affet ....!  
             
    DURSUN ALİ ERZİNCANLI
    SELAM VE DUA İLE ALLAH ' EMANET OLUN ...!